Clicky

Atomu Keşfeden Veli: Antep’li Kara Fakih Hazretleri

Ses kaydını dinlemek için aşağıdaki dosyayı açabilirsiniz.

Antep’te meşhur olmuş (ben onun çocuklarıyla, torunlarıyla, ahbaptım, komşuydum, çok iç içeydik) çok meşhur bir zat yaşamış (150-160 sene önce yaşamış bir zat). Namı Kara Fakih Efendi ve müezzin imiş. Ayrıca da bu zat Antep’in Debbağhane muhitinde Rufai dergâhının şeyhi imiş. (Allah büyüklerimizin hepsinin üzerlerine nur indirsin, rahmetiyle muamele etsin). O müezzin efendi öyle bir müezzin imiş ki Allah’ın izniyle üç-dört mahalle, belki daha da ilerilere kadar ezanı duyulurmuş. (onun vazife yaptığı camiyi ben biliyorum: Eski Arap mimarisine göre kısa boylu bir minaresi vardı. Tabi o zaman evler bir katlı iki katlı olduğu için yine onlara göre uzun boylu bir minare gibi oluyor). Ama sabah o minareye çıkıp da ezanını okuyunca üç-dört mahalle duyarmış Kara Fakih’in ezanını. Ve hikmet-i ilahi sabah ezanını ilk hep o okurmuş. Onun için darb-ı mesel olmuş, bir adama erken gel demek için, “Kardeşim, Kara Fakih ezan okurken gel.” denirmiş.

Şimdi esas hikâyeye gelmeden sizlere şunu da anlatayım. Ben daha 14 yaşında iken İstanbul Üniversitesinin en değerli bir hocası olarak tanınan Ali Nihat Tarlan ile arkadaşlık ve sohbet ederdim. Onun ile olan ahbaplığımdan dolayı 52-53 yıllarında bu Kara Fakih’in neslinden olan bir efendi ile ahbap olduk. O zat her gelip gidişinde bu Kara Fakih’ten bahsederdi. Ben ise Kara Fakih’i duymuştum ama sadece anlatılan menkıbelerini bilirdim. Ancak bu zat bana bir gün Kara Fakih’in yazmış olduğu bazı el yazması kitaplardan bahsetti. O kitapları kendisinin muhafaza ettiğini söyledi. Ben de “Böyle antika kıymetli bir eser hiç saklanır mı, hele sen onu bana bir getir, ben onu okuyayım.” Dedim.

Kur’an hattıyla yazılmış Türkçe bir risalecik olan bu kitabı getirdi. (üzerimize şimşekler çakması lazım bu nesilden olan insanlara, dün kitap üzerine yaptığım konferansta bahsetmem lazımdı, böyle toprak altına gidip de haberimiz olmayan hazinelerden neler var kim bilir). Meğer bu kitap müthiş bir risaleymiş. Adı da “Nokta” risalesi. Bu risaleyi Kara Fakih kendisi kaleme almış ilim irfan sahibi bir zatmış. “Başka kitabı yok mu” deyince bir de divan vermesin mi bana? Ah ne akılsızmışım ki o zaman bunun bir suretini çıkarmamışım. (o zaman fotokopi makineleri yoktu).

O zaman o kitabı bana getiren zattan izin alarak, üniversite adına böyle antika eserleri basan, tashih yapan ve kritiğini yapan ahbabım olan Ali Nihat Tarlan Hoca’ya getirdim. Bir hayli zaman sonra onda kaldıktan sonra görüştüğümüzde Hoca bana şöyle dedi: “İhsan Bey Efendi evladım, bu zat atomu keşfetmiş, nokta risalesinde atomu anlatıyor.”

(Evet, bu zat böyle bir kitabı yazmış, rafına koymuş. Böyle eserlere sahip çıkmayan bu nesillere yazıklar olsun. Hatta onların yazılarıyla aramıza duvar çekenlere yazıklar olsun.)

Hoca devam etti: “Çok mükemmel anlamış ve bugünkülerin anlattığından geri kalmayacak derecede çok mükemmel anlatmış. Siz aileyle görüşün, biz bu eseri üniversitenin edebiyat fakültesi adına neşredeceğiz, asıl nüshayı yine ailesine teslim edebiliriz dedi.”

O sırada benimle ahbap olan babaları vefat etmişti, yerine iki-üç tane pek bir şeyden anlamayan, tahsilsiz genç çocukları vardı. (O kitap çok da düzgün bakılmış bir kitap değildi.) Ama “bu kitap bizim büyüğümüzün kitabı, veremeyiz” dediler. O zaman, “bu kitaba siz sahip çıkın, siz bastırın” dedikse de anlatamadık. Hocadan aldığımız kitapları aynen teslim ettik. (Ama ondan bir suret alsaydım hiç kıyamet kopmazdı. Neşretmesek de mahfuzat içinde bulunurdu.)

Neyse, asıl anlatacağım hikâye şudur: Değerli, varlıklı bir ailenin (maazallah) 13-14 yaşlarında genç bir çocuğu cinnet geçirmiş. Tedavilere cevap vermeyen ağır bir hasta. Ne kadar hekimlere, hocalara gitseler de sonuç alamıyorlar. Bir gün onlara Antep’in dışında Kara Fakih adında hastalara şifa olan bir hocadan bahsediyorlar. Onlar soruyorlar, soruşturuyorlar, Kara Fakih Hazretlerini dergâhında buluyorlar ve sıkıntılarını anlatıyorlar ve ümit vesilesi olarak en son buraya geldiklerini söylüyorlar. Kara Fakih, çocuğun yanına getirilmesini istiyor. Ayakları koca demir toplara bağlanmış çocuğu görünce hoca şaşırıyor ve neden böyle demir toplara bağlandığını soruyor. Ailesi çocuğu zapt edemediklerini söyleyince Kara Fakih Hazretleri çocuğun bağlarının hemen çözülmesini emrediyor. Ailesi, zor zapt edilen, çılgınlıklar ve delilikler yapan çocuğun çözülmesine bir vukuat çıkar, bir cinayet olur endişesiyle tereddüt ediyorlar. Ancak Kara Fakih, “Duymuyor musunuz, çözün onu hemen diyor”.

Bağları çözülen çocuk geliyor ve Kara Fakih Hazretlerinin önünde diz çöküyor. Hoca, ona dua ediyor, başını, sırtını okşuyor. Sonra “Bunu alıp evine götürebilirsiniz artık diyor”. Artık anne-babasını tanımaya başlayan çocuk, “Ben burada kalsam biraz!” diye soruyor.

Çocuğun hatırını kırmak istemeyen ailesi biraz beklemeyi kabul ediyor. Bir iki saat hocanın yanında kalan çocuk ailesiyle eve dönüyor. Ama ertesi gün çocuk sabah olunca tekrar Kara Fakih’in yanına varmak istiyor. Ailesi çocuğu yine hocanın yanına götürüyor. Bu sefer çocuk orada birkaç saat kalıyor. Öğlen-ikindi oradan ayrılmıyor. Ailesi çocuğa, “haydi evladım, artık yeter, evimize dönelim” diyor. Ama çocuk oradan bir türlü ayrılmak istemiyor. Hocadan gidip izin alıyorlar. Hoca izin veriyor. Ailesi çocuğu eve getiriyor, sonra iki-üç gün yine hocaya götürüp getiriyorlar. Ama sonunda çocuk artık eve gitmek istemiyor ve hocanın yanında kalmaya başlıyor. Yıllardır evlatlarının hasretin çeken, doya doya kucaklayamayan anne-baba çok üzülüyorlar.

En sonunda anne ya da babasından birisi şu meşhur sözü söylüyor:

Kara Fakih’e yazdırdık daha beter azdırdık”.

Demek ki bu zatın bu dergâhı hem dini tedrisat yapan bir medrese, hem maarif üzerine insanın manevi hayatını geliştiren bir müessese, hem de bir şifahaneydi. Haddizatında Risale-i Nur, Rasulullah’ı tanıtırken şöyle diyor: “O eline bir avuç kum alsa bir cephane olurdu. Onları bir savursa bütün düşmanların gözü kör olurdu. Bir hastaya dokunsa hemen şifa olurdu, eczahane olurdu.”

Şimdi bunlar sadece Rasulullah’ta mı kalmış, yoksa ümmetine intikal etmiş mi? Evet, azıcık, azıcık, azıcık da ümmetine O’ndan bir şeyler sirayet etmiştir biiznillah.

İşte Risale-i Nur medreselerinin de, bu manadan hissesi vardır.

One thought on “Atomu Keşfeden Veli: Antep’li Kara Fakih Hazretleri

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir