Clicky

İslam’ın Kemalini Bulduğu İbadet: Hac

Allah’ın (c.c.) inayet ve keremiyle 2022 yılında Hac ibadetimizi yerine getirme fırsatı bulduk. Bu süreci merak eden ve gitme imkânı bulamayan kardeşlerimize hem tecrübelerimizi aktarmak hem de bu ibadetin manevi atmosferini paylaşmak istedim, bu yazıyı kaleme aldım.

Hac, Allah’ın maddi-bedeni gücü yeten Müslümanlara emir buyurduğu farz bir ibadet ve aynı zamanda kesin bir davet. Bu yüzden ki İslam’ın beş şartı arasına girmiş. Yani gücü yeten bir Müslümanın bu davete icabet etmeme gibi bir lüksü olamıyor. Ancak Hac, başvuru, kota, pasaport, vize gibi pek çok etkene bağlı olduğu için insanın bu süreçleri de yerine getirmesi gerekiyor. Tabi mevcut koşullarda özellikle doların TL karşısında çok değerlenmesi sonucu şu an oldukça da külfetli bir ibadet haline gelmiş durumda.

Ama bu sürecin en kolay adımı kesinlikle Hac başvurusu yapmak. Hac başvurusu yapmanın çok cüz’i bir ücreti var. Başvuru yaparken, eğer kura çıkarsa benim gücüm yetmez nasılsa gidemem dememek lazım. Ben başvurumu yapayım, Rabb’imin emir ve davetine boyun eğdiğimi gösteren ilk fiilimi icra edeyim diye halisane bir niyetle diyanetin hac kuralarına katılmak lazım. Bu halis niyete binen Cenâb-ı Hakk’ın hikmeti iktiza ederse gerekli maddi imkânları da sağlar. Hakiki güç, kudret, irade ve zenginlik Allah’a (c.c.) aittir. Bizim elimizde ise cüz’i bir irade ve niyetimiz var. İrade ve niyet bizden, sebeplerini yaratmak Allah’tan.. Olmazsa da biz en azından teşebbüs ederek niyetimizi ortaya koymuş oluyoruz. Allah yolunda farkında olmadan ortaya koyduğumuz halis bir niyetin, belki hac ibadetinin kendisinden bile daha fazla sevabı bize kazandırabileceğini de hatırda tutmak lazım.

Gelelim bu kutsi ibadetin manevi atmosferine.. Öncelikle şunu baştan belirtmek gerek, herkes okyanustan suyu kendi kovası nispetinde alabilir. Bizim anlatacaklarımız da kovamız nispetindedir. Oraya giden her müslim-mü’min o mana okyanusundan kendi kovası nispetinde bir şeyler alacaklardır.

Hac, kısaca, çaylardaki, derelerdeki su damlalarının birleşerek denizlere, denizlerin de birleşerek okyanuslara akması gibi, zerre halindeki her Müslümanın bulunduğu beldeden çıkarak haşmetli İslam okyanusuna akması hadisesi.. Buraya gelen mü’min, kendi beldesini, cemaatini, ırkını, milletini, servetini, statüsünü geride bırakıyor. Orada iki parça, beyaz, sade bir kıyafetle İslam okyanusunda eriyor. Artık ortada tüm haşmetiyle gerçek bir güzellik var.. İSLAM. Evet, Hac İslam’ın tüm haşmetiyle ve kemaliyle zuhur etmesi hadisesi.. Belki o yüzden ki, Efendimiz (s.a.v)’e inen “Bugün dininizi kemale erdirdim ve size din olarak İslam’ı seçtim” ayeti de veda haccı sırasında, Arafat’ta inmiş…

Evet, Hac esnasında İslam tüm haşmetiyle ortaya çıkıyor. Daha da doğrusu İslam’ın ne kadar eksiksiz, kusursuz, mükemmel bir din olduğunu insan daha iyi kavrıyor. Tüm şeairiyle, ibadetleri ve menasikiyle Hac sayesinde İslam’ın kemal derecede bir din olduğu ve diğer tüm dinlere olan üstünlüğü daha iyi anlaşılıyor. Bir bakıma Hac, İslam’ın tüm diğer dinlere-felsefelere karşı (tabir caizse) gövde gösterisi gibi..

Örneğin Kâbe’yi, Beytullah’ı ele alalım. Siyah bir inci gibi, dünyanın merkezine konmuş.. Yeryüzündeki tüm Müslümanların daimi kıblegâhı.. Yeryüzünde Allah’ın beyti denmeye layık bu şekilde başka hangi yapı başka bir dinde var.. Kıskanç ve haset ehlinin parmak karıştırmasıyla, güya büyük projeler olarak sunularak onun etrafını çeviren ve gölgelemeye çalışan devasa yapılar kesinlikle onun görkemini, güzelliğini, cazibesini örtemiyor, kapatamıyor. Onun yakınına gelen bir mü’min, hemen onun büyüleyici cazibesi altında, yeryüzünde muhabbetle dönen diğer atom zerrelerinden, devasa kütleli gezegenlere kadar her bir cirmin yaptığı bu dönüş senfonisine katılıyor, iştirak ediyor, Kâbe’yi tavaf ediyor. O da bir zerre olarak, ihtiyarsız ve iradesiz olarak tüm kâinatın şuursuz bir şekilde yaptığı bu ibadete şuuruyla ve iradesiyle katılıyor, insan olmanın hakkını veriyor.

Yahut ezan diyelim.. İnsanları ibadete davet eden ezan gibi muhteşem başka hangi bir çağrı var. Yahut namaz.. Namaz gibi tafsilatlı bir ibadet hangi dinde var.. Dünyanın neresinde olursa olsun, ezanı duyan her müslim, hemen yüzünü Kâbe’ye döner ve Rabb’isiyle mülakatı olan namazını icraya koyulur. Milyonlarca Müslüman, şimdi buluşmuşlar ve bunları beraber yapıyorlar.. Adeta hiç tanımadığı, kültürünü, dilini bilmediği milyonlarla insan aslında ortak bir dil konuşuyorlar, anlaşıyorlar.

Bir diğer örnek şeytan taşlama.. Öyle bir ibadet ki, bizzat Peygamberimizin uygulamalarıyla sabit.. Kaç tane taş toplanacak, nereden toplanacak, nasıl toplanacak.. Büyüklüğü ne kadar olacak? Ne zaman atılacak? Nasıl atılacak? Taş nasıl tutulacak.. En küçük detayına kadar hepsi belli. Kurbanı, sa’yi, tıraşı da aynı şekilde hepsi mükemmel ibadetler olarak mevcut ve açık.

Bu şekilde İslam’ın diğer bütün şeairi, aksamı, ibadetleri göze çarpar. Her birisi ile İslam’ın ne kadar eksiksiz, tafsilatlı, bütün hayatı kuşatan bir medeniyet olduğu zahir olur. Evet, İslam öyle dindir ki, insan hayatının her alanını kuşatan, oturmasını, kalkmasını, yemesini, içmesini, ticaretini, evliliğini vs. düzenleyen komple bir medeniyettir. Hatta medeniyetin bizatihi kendisi İslam’dır. Dolayısıyla, bize medeniyet diye sunulan İslam’ın haricinde her şey bir nevi dalalettir, medeniyetsizliktir.

Arafat (Cebel-i Rahme)

Efendimiz (a.s.) Hac, Arafat’tır buyurmuş. Arafat’a katılıp da acaba affolundum mu diye düşünmek bile günah.. Arafat’ta huzur-u şahanedeyiz.. Cenab-ı Hak, o gün hususi bir isim ve tecelli ile değil, tüm âlemlerin Rabb’i ünvanıyla tecelli ediyor.. Tabi ki o Padişah-ı Zülcelal’in kerem ve rahmetine layık  hediyeler ve ihsanlar var.. O ana iştirak eden kullar da cüz’ilikten çıkıyorlar, külliyet kesbediyorlar. Her birisi orada o umumi Rububiyete küli bir ubudiyetle mukabele edebilmek için bir kişi olmaktan çıkıp, geldiği beldeyi ve o beldedeki tanıdıkları, dostları, ahbapları namına bir temsilci konumuna yükseliyor. Artık orada sadece kendisi yok. Külli bir şahıs durumunda. Yani ona göre bir rütbe kazanmış oluyor. Ve dualarını âlemlerin Rabb’ine sunarken onların da dualarını ve taleplerini kendi dualarının içinde sunuyor. Tefekkürlerini sınırlamayanlar, dualarını takliden Efendimiz’in (s.a.v.) yaptığı gibi tüm mevcudat hesabına yapıyor, her mü’min, her müslim için.. Hatta imanlı-imansız her bir insan için hidayet ve saadet talep ediyor, yalvarıyor.

Bu şekilde mü’min kul, kısa süre de olsa, insan-ı kâmil olmanın provasını yapıyor. Her şeyden, sevdiklerinden, malından, mülkünden uzakta, meşakkatler içinde sadece Rabb’isinin davetine uymak için gelen kul, artık cüz’i bir şahsiyetten çıkmış, kendisinin ötesinde, tüm insanların taleplerini bizzat Padişah-ı Zülcelal’e takdim edebilecek bir makama ve rütbeye ulaşmış olarak memleketine dönüyor. Geçici de olsa bir velayet kazanıyor. Tabi ki bunu koruyabilmek kolay değil. Şeytan her daim yanımızda ve fırsat kolluyor.

Medine ise bambaşka bir âlem.. Medine, yani medeniyet kelimesinin kökünü aldığı, İslam’ın başkenti.  Burada asr-ı saadette gibiyiz. Medine’de tek bir gündem var.. Namazı Mescid-i Nebevî’de kılmak, Peygamberimiz’in (s.a.s.) ziyareti ve tabi ki “cennet bahçesi” olarak bilinen Ravza’da bulunmak.. Hayat namaz etrafında, kalpler Mescid-i Nebeviye bağlı olarak Efendimiz’e (s.a.s.) müteveccih devam ediyor.. Herkes birbirine azami saygılı, sevecen ve şefkatli..

Tabi ki bu derece kapsamlı bir ibadeti tüm detayları ile anlatabilmek imkânsız. En iyisi gitmek ve yerinde görmek.  Allah gitmek isteyen herkese en kısa sürede bu kutsi ibadeti yerine getirmeyi nasip etsin..

Kısaca şunu ilave ederek yazımı bitirmek isterim. İnsan hayatını her safhasıyla mükemmel tanzim eden böyle mükemmel bir dinin ve medeniyetinin yakın zamanda tüm beşeriyet âleminde kabul görmesi pek yakın olsa gerek. İnsanlık dünyevi saadetini temin için Yaratıcısı ile arasına mesafe koyarak “medeniyet” namı altında geçersiz felsefe ve doktrinlerle kaç yüz yıldır boşuna vakit kaybettiğini anlayacak ve İslam’a yöneleceklerdir. Bizler ise elimizdeki dinin kıymetini bilerek bu dini daha iyi öğrenmeli, inceliklerini kavramalı ve diğer insanlara bu yönde güzel bir örnek ve yol gösterici olabilmeliyiz. Tabi bunu yaparken içinde bulunduğumuz dehşetli asrın fitne, dalalet ve zorluklarını nazara alarak bu zamanda önceliğin imanı korumak ve kurtarmak olduğunu unutmadan bunu yapmalıyız.

Hac gibi, İslam şartlarından en büyük bir vazifeyi tamamlayabilmiş bir hacı, içinde bir tereddüt, bir endişesi bulunmaksızın Allah’a olan itimadıyla, “Ben artık anamdan doğduğum gibiyim, yeni bir kulluk hayatına başlıyorum.” diyebilir.

Kuş Sütü / Ahmed İhsan Genç

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir