Klasik Mimari Tefekkür

Klasik Mimari Anlayışımıza Bir Bakış

Paylaş:

Mimari

Mimarlık, güzel sanatların plastik bölümüne dâhildir. Plastik sanatları vücuda getiren ögeler form, ışık, gölge ve renktir. Güzel sanat eserleri muhataplarının ruhlarında bediî heyecanlar uyandırdıkları gibi aynı zamanda onlara beyanda bulunurlar, dinî, tarihî kültürel mesajlar verirler. Bir milletin diğer sanatları gibi mimarlık sanatı da onun seciyelerinden, manevî ve ruhî yapısından örülmekte, o milletin mensup olduğu medeniyet ve kültür zenginliklerinden gelen unsurları barındırmaktadır. 

TEKSTİL

Mimarlık sanatı, bizim kültür birikimimizin temel esaslarından örülerek tecessüm etmiştir. Dolaysıyla bizim mimari sanatımıza da inanç esaslarımız, diğer sistemimiz ve zihniyetimiz hayat vermektedir. Aynı zamanda dünya görüşümüz, günlük yaşayışımız, çevre anlayışımız, alışkanlıklarımız, örflerimiz, âdetlerimiz hatta komşuluk münasebetlerimiz de mimarlık sanatımızın esasını teşkil eden mühim unsurlardandır. 

Mesela, özellikle İslam mimarisinin kemalini bulduğu Osmanlılarda mabetlerin inşasında tevhit inancı hâkimdir. Camilerimizde zeminden kubbeye doğru kademe kademe yükselişte, âdeta kesretten vahdete ulaşılmaya çalışılmıştır. Terkibi meydana getiren bütün elemanlarla kubbeye ulaşırken, insicamın, ahengin, tenasübün ve dayanışmanın en güzel örnekleri verilmiş, mekân ve kitle anlayışından bütünlük temin edilmiştir. Mabetlerin şehirlerdeki konumlandırılışı da önemlidir. Müslüman toplumların genelinde olduğu gibi Osmanlılarda da şehirler cami merkezlidir. Genellikle camilerin inşasında ve yerleşiminde Mescid-i Nebevî’nin plan tarzı esas alınmıştır.

 Osmanlılar şehirlerini kurarlarken öncelikle şehrin topoğrafik yapısı üzerine ciddi bir çalışma yapmışlardır. Şehrin en yüksek tepelerine, silüeti tamamlayacak şekilde Allah’ın olan mabetleri yerleştirmişlerdir. Onların etrafında, ana merkezlerde medreselerini, mekteplerini, hastanelerini, imaretlerini, tabhanelerini (misafirhane), hamamlarını, çarşılarını ve diğer ünitelerini, tarihi merkezlerde de ihtiyaca göre söz konusu ünitelerinin bir kısmini inşa etmişlerdir. Meskenlerini de bu müesseselerin etrafında uygun bir düzenle yerleştirerek mahalleler oluşturup, ara ve ana yolları ile birlikte, o günün ihtiyacına göre yerleşim alanlarını kurmuşlardır.

Fetih yoluyla elde ettikleri şehirlerde mevcut tarihî eserleri de muhafıza etmişler, gerekli bakım ve onarımları yaparak eski ile yeniyi uyum içinde kaynaştırmaya çalışmışlardır, İstanbul bahsi geçen anlayış ve uygulamaların en güzel örneğidir. Dinî ve kültürel arka plan diğer sosyal müesseslerin kuruluşu ve gelişiminde de büyük ölçüde müessirdir. ‘Komşusu aç iken, kendisi tok olarak sabahlayan bizden değildir’ hadis-i şerifi mimarlık sanatımıza imaretler, aşevleri, kervansaraylar, tabhaneler (misafirhaneler) olarak tezahür etmiştir.

İslamiyet’te temizliğe verilen fevkâlade ehemmiyetin göstergesi ise hamamlardır. Ticarete verilen önem, bu konuda gösterilen titizlik, arastalarımızın, çarşılarımızın düzenlemesinde ana fikri oluşturmuştur.

Evlerin, camilerin, dükkânların, han ve hamamların cephelerine yapılan kuş evleri, hem Müslüman toplumun zarif estetik anlayışını yansıtmış, hem de hayvanlara gösterilen sevgi ve merhametin müşahhas bir ifadesi olmuştur. Kendisiyle ve varlık âlemiyle barış ve uyum içinde olmayı hedeflemiş ve bu şekilde “İslâm” kelimesinin hakikatini merkezine almış olan medeniyet, fırtınayı, yağmuru ve kavurucu güneşi hesaba katarak, kuşlara korunmaları ve barınmaları için muhteşem kuş köşkleri, kuş evleri ve kuş sarayları inşa etmiştir.

Sağ elin verdiğini sol elin görmemesi gerektiği düsturuyla hareket eden toplum, sadaka taşlarını meydanlarda herkes için, ihsan kapılarını da cami girişlerinin iki yanında camilere gelenler için zarif bir şekilde inşâ ederek, ihtiyaç sahiplerinin sıkıntılarını, kimseye bildirmeden, gizlice gidermeleri imkânını sağlamıştır. İmanın, ince ve zarif bir ruhun, hayatın her sahasına hâkim olduğu bu toplumda, ihtiyaç sahipleri de ihtiyaçları kadarını almışlar, kanaat etmişler ve bu sayede de bu müstesna gelenek yüzyıllarca yaşayabilmiştir. Bu değer sistemi, bu incelikler ve bu edepler, Osmanlı mimarîsinin esaslarıdır.

Müslüman sanatkârlar ve bâniler, çoğunlukla, bir sanat eserinin ortaya çıkışında kendi tasarruflarına, o eserin vücuda gelmesinde müessir olan sebepler arasında o kadar küçük bir rol biçmişlerdir ki, diğer sebepleri irade eden ilâhî tasarrufun yanında kendi tasarruflarını bir hiç mesabesinde görmüşlerdir. Kendi emeklerini ve gayretlerini kendilerine Allah tarafından bahşedilen bir ihsan olarak telâkki etmişler, şükretmişler ve isimlerini yazmaktan imtina etmişler, **“amel-i abdullah”, “amel-i üstaz”** gibi ifadeler kullanmışlardır. Meselâ Aksarayî tarihinde yazdığına göre, Celâleddin Karatay, yaptırmış olduğu meşhur kervansarayın açılışına giderken bir konak mesafe kala (takriben 30 km) geri dönmüş, yerine vekil göndermiştir. Bunun sebebi kendisine sorulduğunda, nefsine bir büyüklenme ve riya gelmesinden endişe ettiğini belirtmiştir.

Mimarimize ruh veren bu unsurlar anlaşıldığı ölçüde sanatımız ve sanat eserlerimiz hakkındaki değerlendirmeler derinlik kazanacaktır.

MİMARİ