Yaşamın Kısa Devresi: Bize bir yemek servisi yapıldığında öncelikle “Bu kimin ihsanıdır?” diye düşünmemiz gerekir. Onu elbette biri çalışarak kazanmıştır, biri pişirmiştir. Pişirene teşekkür edilir. Kazanana da… Onu getirip önümüze koyana da… Gelgelelim, böyle çok özneli sahnelerde en fazla Allah hatırdan çıkar. O ikramı Cenâb-ı Hakk’ın ayarlayıp gönderdiği unutulur. Aradaki vasıtaların çokluğu, bu önemli (ve aslında mecburi) keşfe perde olur. O nimeti sanki Allah değil de hakikaten aradaki bu vasıtalar ihsan etmiş hissine kapılır çoğu insan. Süregelen akıştaki o uyutucu süreci bir süreliğine durdurmamız, kendimizi uyandırmamız ve önümüzdeki yemeğe bakar bakmaz “Bunu bana gönderen Allah’tır.” diyerek kendimize telkin etmemiz icap eder.
Bankamatik
Bankamatikten maaşını çekmekte olan bir çalışan ile nimetin hakiki sahibi arasında bir perde vardır: bankamatik. Görünüşe bakılırsa maaş, bankamatikten geliyor gibidir. Birazcık ufku açık olan her insan bu paranın bankamatikten değil, bağlı olunan iş yerinden geldiğini bilir. Ama aslında bu düşünce de başka bir ufuk darlığıdır. İş yeri de nihayetinde bir aracıdır, tıpkı bankamatiğin bir aracı olması gibi… Kişinin, maaşını çekerken birkaç saniyesini ayırıp “Bunu bana gönderen iş yerim değil, Allah’tır.” diyerek kendisine hatırlatmada bulunması gerekir.
İş yeri sahibine de siparişler gelir. Siparişleri hazırlatmadan evvel kısa bir zaman ayırıp “Bu siparişleri bana gönderen insanlar değil, Allah’tır.” diyerek kendisini gafletten uyandıran biri, büyük bir fazilet sergilemiş olacaktır. Kalbine bu duygu tam yerleşinceye kadar telkini tekrar etmesi, bu değerli şükrün kalpte kök salmasına vesile olacaktır. Maalesef yaygın olan şudur ki: Sipariş gelir, derhâl hazırlattırılır ve böylece nimet, üzerinde herhangi bir şekilde hakiki sahibinin anılmadığı, hiç mi hiç hatırlanmadığı bir nimet durumuna getirilerek bu bereketsiz hâliyle müşteriye gönderilir.
Mutluluk verici bir haber aldığımızda üç beş dakikalığına bir kenara çekilmeli, “Bu müjdeyi hazırlayan ve bu güzel haberi bana ikram eden Allah’tır, aradakiler ancak benim gibi âciz birer vasıtadır.” diye kendimize seslenmeliyiz. Yoksa bu güzellikleri Allah’tan değil aracılardan bilmek gibi yanlış bir düşünceye girmekten kurtulamayız.
Nimeti gönderen Allah olduğuna göre bedeli aracılara, vasıtalara ödemek doğru olmaz. Onlara olsa olsa bahşiş vermek uygun düşer.
Nimete aracı olana odaklanıp gerçek göndereni düşünmemek, nimetin kıymetini de tenzil etmek anlamına gelir. Bu, büyük bir nezaketsizlik hâlidir. Bir vefasızlıktır.
Bir şey satın aldığımız zaman satıcı, aracı olmuş olur. Tıbbi bir hizmet aldığımızda aracı, doktordur. Bu aracılara elbette bir ücret ödenir ve teşekkür edilir ama bir de mal ve hizmetin asıl sahibi var. Acaba o bizden nasıl bir ücret, nasıl bir bedel istiyor?
Arının balından, ineğin sütünden, tavuğun yumurtasından istifade ederken (zikir, fikir ve şükürden uzak olarak) insanın ödediğini düşündüğü bedeller, ancak ve ancak o ürünlerin insana kadar ulaşması için emek sarf eden aracılara verilen birer bahşiş olabilir. Ödediğimiz ücret, aracıların, kendilerinden aldığımız o şeyleri yaratmış olmalarıyla değil, o ilahi yaratımı bize sunarken – servis yaparken çektikleri meşakkatle alakalı bir karşılıktır.
Aracı, padişahın hediyesini getirmiş. Çünkü padişah ona “Bu hediyeyi, şu kişiye götür.” diye emir vermiş. Hediyenin ulaştığı kişi bundan çok etkilenmiş ve sevinçten, hediyeyi getiren adamın ayağını öpmeye başlamış. Nimetlerin hakiki gönderenini görmeyip onları aradaki aracılardan bilmek, işte böyle bir akıl kıtlığıdır.
Aracılara bir fiyat ödüyoruz. Bir de onlara minnettar oluyor, teşekkür ediyoruz. Maddi karşılığını ödediğimiz bir hizmet almamıza rağmen oradan teşekkür etmeden ayrılmayı nezaketsizlik sayıyoruz. Nimetler büyüdükçe, arttıkça minnettarlığımız da artıyor. Aracı olan insanlara bazen müstahak olmadıkları pek fazla hürmet ettiğimiz de oluyor. Aslında bunun yüz katı kadar Cenâb-ı Hakk’a şükretmek, teşekkür etmek gerekir. Hakiki veren O olduğu için. O takdir edip vermeseydi bütün insanlık yan yana gelip çabalasa da bunu bize veremeyeceği için…
Kâinatı bir ağaca benzetecek olursak hayvan ve bitkiler âdeta yaprak gibidir. İnsan da meyve durumundadır. Fakat insan meyvesinin de bir meyvesi vardır: insanın şükrü. Kâinatı bir fabrikaya benzetecek olursak onun çıkardığı son ürün şükürdür. İnsanın yaratılma gayesi olan kulluğun ana maksadı da şükürdür.
İnsan, şükür duygusunu dilinden de öte kalbinde yaşar. Şükür kalpte başlar, dile ulaşır ve yine kalpte biter.
Şükrün akış yönü bazen başka yerlere çevrilir. Bir kaçak, bir sızıntı hâlinde… Allah’a yönelmeyen bir şükür, yaşamın kısa devresidir. Kâinatın son çıktısı olarak planlanan şükrün yönünün yanlış tarafa çevrilmesi, büyük bir haksızlıktır.
Yaşamdaki bütün nimetler, memnuniyete ve şükre birer vesiledir. Dünyanın nimetler ve ihsanlarla dolu olması şükre teşvik içindir. Her şey memnuniyete ve şükrana sebebiyet verecek şekilde kurgulanmıştır. Allah tarafından insana emredilen ibadetlerin özünü de şükür duygusu oluşturur.
Minnettarlık, mutluluk, şükran ve memnuniyet doğuran nimetler her taraftadır. Bu da tek başına, kendisine şükredilmesi gerekenin varlığından haber veren bir sahnedir.
Her insanın ruhunda şükran duyma ve bunu gösterme ihtiyacı vardır. Böyle bir duygunun varlığı, minnettarlığın sunulacağı bir merkezden haber verir. İnsan, çoğu zaman yanlış adreslere yönlendiriyor olsa da bu nimetler daima kendi doğru yolunu arar.
Kâinatın toplam süreçlerinin son neticesi şükürdür. Vaziyet böyle olunca kâinatı bir mecazi ilaha atfetmek ile şükrü bir başkasına nakletmek arasında pek bir fark kalmaz. Bu, fabrikanın ürünlerine başka bir firmanın etiketlerini yapıştırmak ile fabrikanın başka birine ait olduğunu iddia etmek arasındaki benzerlik gibidir.
İnsanın memnuniyet ve minnettarlığını Allah’tan başkalarına çevirmesi ya da Allah’a yönelme yolundaki bir minnettarlığı kendisine doğru döndürmesi kâinatın ve insanın yaratılmasındaki kutsi maksatlara zıt bir durumdur. Bu, bütün kâinatı bir fâniye mülk biçmek demektir. İlahi hikmetleri tersine döndüren bir iştir.
İnsan, unutan bir varlık olması, kendisine ulaşan nimetlerin hakiki yaratıcısı ve sevk edicisini gözleriyle görmemesi, gaflet ve iman zayıflığı gibi sebeplerden dolayı nimet ile yaratıcısı arasındaki bağı görmezden gelmeye meyyaldir. Bu yüzden insanın, yaşam yolunda kendisine -şükür yönünde- sürekli telkin yaparak ilerlemesi gerekir.
Kur’an-ı Kerim tekrar tekrar insanın bu hatasına vurgu yapar. Layıkıyla şükreden kulların çok az olduğunu bildirir. Sözü sık sık şükre ve onun zıddı olan şirke getirir. Şirki şiddetle karşısına alır. İnsanın büyük vazifesi olan şükrün yabancı ellere aktarılmasını, işlenen büyük bir suç olarak anlatır.
İnsan bir nimete mazhar olduğunda öncelikle nimet vereni fark edebilmelidir. O nimetin sunulmuş, gönderilmiş bir şey olduğunu, ilahi bir kasıt ile kendisine ulaştırıldığını kavrayabilmeli, nimetin gerçek sahibinden gaflet etmenin büyük bir haksızlık ve saygısızlık olacağını anlamalıdır.
Nimetin gerçek kaynağını düşünmeyen insanın zihninde aracılar ön plana çıkar. Böyle biri, nimetin kendisine ulaşmasını ya tesadüfe ya da aracılara bağlar. Bir nimeti Cenâb-ı Allah yerine bir sebebe veya bir tesadüfe bağlamak, daha işin başında, o nimeti Cenâb-ı Allah’ın bir kasıtla gönderdiği gerçeğini yalanlamaktır. Nimetten nimeti verene intikal edemeyen kişi, ilahi bir gerçeği tekzip etmiş olur. Bu, henüz nimete temas etmeden, yaklaşan nimeti uzaktan görür görmez başlayan bir nankörlük sürecidir.
Nimetsiz geçen hiçbir vakti olmayan insanın, kendisini Cenâb-ı Allah’ın nimetlendirdiğini yalanlamaktan kurtarması oldukça önemlidir.
Yüce Allah, insana pek çok nimet vermiştir. İnsandan beklediği mukabele, minnet ve şükrandır. Minnet ve şükran duygusunu en hızlı veren ifadelerden biri besmeledir. İnsanın ilahi gerçekleri tekzipten kaçınmasının yolu, öncelikle besmele gibi kısa ve basit bir çözümden geçer. Bu muhteşem ifade esasında insanı nankörlükten, nezaketsizlikten, kıymetbilmezlikten ve vefasızlıktan kurtaran bir ilk müdahaledir.
