Clicky

NO II

Bölüm 1

Selim Çetin

Karanlık bir odadaydım, bir sandalyede oturuyordum sanırım. Hayır, hayır sandalye değildi bu. El yordamıyla anlamak zordu. Eskiden bir sandalye olabilir ama şu an değildi. Bu daha çok bir tabureydi, yaslanma yeri kırılmıştı. Odaya biraz önümdeki kapının altından ışık sızıyordu. Etrafı aydınlatamıyor olsa da en azından bir ışıktı işte; ışık demek umut demektir, ışık varsa umut da vardır. Her insanın umuda ihtiyacı vardır, tutunacak bir şeye… Bu ışığa güveniyordum ben de, benim umudum… Kapının ardından sesler geliyordu. Yoğun bir gün olmalıydı, konuşma uğultuları, ayakkabı takırtıları, telefon sesleri… Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, sanki hayatları buna bağlıymış gibi; dünya bu, bugün kazanırlar yarın kaybederler. Bir ses daha var; çalışan bir makine uğultusu… Belki bir bilgisayar ya da başka bir şey. Kapının önünde biri durdu, galiba içeri girecekti. Yo hayır, yürümeye devam etti. Gözlerim alışmaya başlamıştı bu karanlığa. Artık önümdeki masayı seçebiliyordum. Kafamı biraz kaldırıp etrafa bakmaya başladım. Odanın köşesinde tavanda bir kırmızı ve etrafını bile aydınlatamayan bir LED yanıyordu. Bu muhtemelen bir güvenlik kamerasıydı. Çok büyük bir odada değildim. 4 duvar arasındaydım klasik bir sorgu odası olmalıydı burası. Karşımda siyah filmli bir cam duruyordu, muhtemelen arkasından birileri beni izliyordur diye düşündüm. Başka bir şey yoktu odada. Ahh!  Başım, başım çok ağıyordu, en son kafama bir şey çarpmış olmalıydı. İçimde kötü bir his vardı. Sanki önemli bir şeyi kaçırmak üzereymişim gibiydi. Buradan çıkmam gerektiğini ve bir şey yapmam gerektiğini hissediyordum. Bunları düşünürken kapı açıldı, içeri giren kişi ışığın düğmesine dokundu ve kafamın üstündeki klasik sorgu odası ışığı parladı.

Gözlerim kamaşmıştı, bu sırada içeri giren adam önümdeki sağlam sandalyeye oturduğunu hissetmiştim. Bir süre gözlerimi kırpıştırdıktan sonra gözüm bu yeni ışık düzeyine uyum sağlamıştı. Etrafımı artık daha net görebiliyordum. Karşıma oturan adama çevirdim gözlerimi. Yüzü ışığın dışında kalıyordu. Giyim kuşamından bir çeşit savcı olduğu belliydi; beyaz ve ince gömlek üzerine lacivert bir takım ve yine lacivert şık bir kravat ile arkasına yaslanmış elindeki dosyaya bakıyordu. Hayatımda ilk kez böyle bir manzaraya şahit oluyor olsam da içimdeki tek huzursuzluk o kaçırmak üzere olduğum şeydi, artık o her ne ise. Adam doğruldu, dikkatimi çekmek için elindeki dosyayı masaya vurdu. Artık yüzü ışığın içine girmişti. Hafiften ağarmış siyah saçları yavaş yavaş dökülmeye başlamıştı. Sanırım burnu normalden biraz daha uzundu. Yüzü tam yuvarlak değildi, kirli sakalları ve kısa bıyıkları vardı. Mavi gözlerini gözlerime dikmiş bana bakıyordu. Kollarını masaya koymuş ellerini bitiştirmişti. Dikkatlice onu süzdüğümü fark etmiş olacak ki ilk sorusunu sordu.
–“O gemide ne işin vardı?”
–“…”
Cevap vermemi bir süre bekledi. Ama benim cevap vermeye niyetim yoktu. Arkamdan bir ayak sesi geldi, oda da biri daha vardı; bir el ensemi tuttu ve kulağıma eğildi.
–“Neden susuyorsun? Savcıma cevap ver!”
Savcı eliyle geri çekilmesini işaret etti. Tahminimde yanılmamıştım; o bir savcıydı. Bu sırada kaçırdığım şeyin ne olduğunu fark ettim. Arkamdaki adam ensemi bıraktı, kollarımı masaya koyup savcının yaptığı gibi ben de ellerimi birleştirip gözlerimi savcıya diktim. Savcı tekrar arkasına yaslandı ve yüzü tekrar ışığın dışında kaldı. Artık gözlerini tam olarak göremesem de fark etmezdi. Kararlı bir şekilde
–“Saat kaç?” dedim. Savcı öne doğru eğildi ve:
–“Saati ne yapacaksın, bir yere mi yetişeceksin? Sorularımı cevaplamazsan uzun süre bir yere gidemeyebilirsin!” dedi sertçe.

Kararlı bir şekilde sorumu tekrarladım ama savcı cevap vermedi. Cevabı kendim bulmam gerekiyordu anlaşılan. Kapı tekrar açıldı ve içeri bir polis memuru girdi. Savcının kulağına eğildi, elini ağzına siper etti. Ağzını okuyamazdım artık; bir şeyler fısıldadı ve dışarı çıktı. Kafamdan saatin kaç olduğunu bulmaya çalışıyordum. Kapı açıldığında içeri tavuk kokusu girmişti. Yani yemek saatiydi. Savcının kıyafetlerinin bu sabah ütülendiğini düşünürsek kırışmamış kıyafetlerden bu kokunun akşam yemeğinden geldiğine emin olabilirdim. Baygın kalma süremin de en fazla 5 veya 6 saat olduğunu düşünürsek ve ben bayılmadan kısa bir süre önce saatin 9 olduğunu gördüğümü hatırlıyordum.

Yani saatin şu an yaklaşık 3 civarı olması gerekiyordu. İçimdeki huzursuzluğun sebebini artık biliyordum. Ben bu hesabı yaparken savcı dışarı çıkmış ve geri gelmişti. Arkamda duran adamı eliyle çağırdı ve ikisi birden dışarı çıktı. Odada yalnız kalmıştım.

Odanın tavanındaki köşede duran güvenlik kamerasına çevirdim kafamı. Kameranın üzerindeki her zaman yanan o kırmızı ışık sönmüştü, anlaşılan kamera kapalıydı. Bir anda ışıklar söndü, eskiden kapının altından sızan o ışık da yoktu artık. Koridorda koşuşturan insanlar artık durmuştu. Sadece bazı uğultular geliyordu koridordan. Anlaşılan biri elektrik şalterlerini indirmişti. Elbette her polis merkezinde bir jeneratör bulunurdu ama bu sefer jeneratör de çalışmadı; sadece el feneri olduğunu düşündüğüm hareketli ışık kaynakları yakıldı koridorda. Yani en azından ben kapının altından bu kadar görüyordum. Ben bunları düşünürken arkamdan bir kapı açıldı ve hızlı adımlarla birilerinin bana yaklaştığını duydum. Zaten duvarla aramda 2 adımlık bir mesafe vardı. Ben kafamı çeviremeden ağzıma bir bant yapıştırıp kafama bir torba geçirdiler, engel olmaya çalışmıştım ama ellerimi de tutuyorlardı. Beni paket edip arkadaki kapıdan çıkartmışlar götürüyorlardı. Çırpınmam hiçbir işe yaramıyordu. Bir süre sonra dışarıda bir serinlik hissettim; anlaşılan dışarı çıkmıştık. Bir minibüs kapısının açıldığını duydum. Beni minibüsün zeminine oturtturdular ve az önce açılan kapıyı kapattılar. Ellerimi bağlamışlardı, hiçbir şey yapamıyordum. Araç harekete geçti, hızlı gittiğimizin farkındaydım. Bir sağa bir sola savruluyordum, iki yanımda bulunan adamlar beni kollarımdan tutmasalar belki de yuvarlanabilirdim. Bir süre yol aldıktan sonra araç durdu, kapılar açıldı ve beni kollarımdan tutup sürüklemeye başladılar. Kaçmam gerekebilir diye hareketlerimizden geldiğimiz yerin haritasını çıkartmaya çalışıyordum. Kapılardan, koridorlardan, odalardan geçiyor, ara ara duruyor, bazen daha hızlı, bazen daha yavaş ilerliyorduk. Artık kaçıncı kapıdan geçtiğimi sayamıyordum. Belki de yuvarlak çiziyor, geçtiğimiz yerlerden geçiyorduk. Sonunda buranın krokisini kafamda canlandıramayacağımı anlamıştım. Ben kafamda bunlarla uğraşırken bir anda durduk ve beni bir sandalyeye oturttular. Odada benden başka en az 6 kişi vardı. Bir sağa bir sola bir şeyler taşıyor, etrafı toparlamaya çalışıyor gibiydi. Sonunda birkaç kişi odadan ayrıldı, bir sandalye sesi duydum, önüme bir sandalye çekmişlerdi, ardından biri o sandalyeye oturdu. O karşıma otururken başka biri de kafamdaki torbanın ipini çözüyordu. Karşımda oturan kişi kafamdaki torbaya uzandı ve torbayı kafamdan hızlıca çekti ve yanındaki adamlardan birine verdi. Gözüm ışığa alışınca kafamı kaldırdım. İtiraf etmeliyim ki böyle bir manzarayı hiç beklemiyordum.

Devam edecek…

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir