90’lı yılların başıydı, Pazar günleri hocamın Göztepe’deki evinde musahabelere katılırdım. Genç sayılabilecek bir yaşta olmama rağmen o derslere gelen Şeyh Mustafa ismindeki zattaki farklılık hemen dikkatimi çekmişti. Orta boylu, güzel sakallı, nur yüzlü bu zat 60’lı yaşlarındaydı. Hep güleç bir çehresi vardı, lakin pek konuştuğuna da şahit olmazdık. Onun konuşması yüzündeki tebessümle olurdu.
Yüzünün nuraniliği görülmeye değerdi, sanki yüzünde balmumundan bir maske vardı. Bu güzel insanın bir rahatsızlığı vardı, Parkinson hastasıydı ve hastalığı ileri bir safhadaydı. Elindeki bastonu ile Küçükyalı’daki evinden bir vasıta ile Ahmed İhsan Ağabey’in Göztepe’deki evine gelir, vasıtadan inince de o haliyle bir miktar yürür ve hocamın giriş katındaki dairesindeki derse iştirak ederdi. Onu yolda yürürken gördüğünüzde hastalığının tesiriyle sanki her an düşecekmiş gibi düşünür ve hemen koluna girme ihtiyacı hissederdiniz.
Ahmed Ağabey’in evindeki Pazar sohbetleri ileriki bir zamanda aynı binanın 3.katındaki başka bir evde devam ediyordu. Şeyh Mustafa o rahatsızlığına rağmen üşenmeden, vazgeçmeden, hastalığına aldırmadan yine Küçükyalı’daki evinden bir otobüs ya da minibüse binip Göztepe’ye geliyor, yürüyerek sohbetin yapılacağı binaya varıyor ve 3 kat merdiveni sıtmaya tutulmuş gibi titrek haliyle tırmanıyordu ama yüzündeki tebessüm hiç eksik olmuyordu. Biz de kendisini çok sevmiştik ve çok hürmet ediyorduk. Sohbete geldiğinde hemen eline sarılıp öpmek istiyorduk.
Yine Şeyh Mustafa’nın sohbete geldiği Pazar günlerinin birinde (sene 1994) Bediüzzaman Hazretleri’nin mühim bir talebesi de o gün Ahmed İhsan Ağabey’i ziyarete gelmişti, Şeyh Mustafa Ağabey’i görüp onun rahatsızlığını fark edince “bu zat evliyadır” deyivermişti. Zaten biz de aynı kanaatteydik. Şeyh Mustafa’nın mesleği terzilikmiş, hastalığından dolayı olsa gerek mesleğini yapamıyordu. Bu “şeyh” lakabını da ona Ahmed İhsan Ağabey takmış olmalıydı. Bir gün (90’lı yılların sonlarına doğru) Ahmed İhsan Ağabey’den bir telefon geldi, “Şeyh Mustafa vefat etmiş.” deyince çok üzülmüştüm. Ahmed İhsan Ağabey’le beraber merhumun evine gitmiştik, eşi ve küçük bir kızı varmış, taziyede bulunduk ve cenazesini Küçükyalı Mezaristanı’na defnettik. (Allah rahmet eylesin) Benim hayalimde o güzel insandan geriye kalan şey ise yüzünden hiç eksik olmayan tebessüm ve nurdu.
Sonraki zamanların birinde Ahmed İhsan Ağabey’le eski günleri yâd ederken konu Şeyh Mustafa’ya gelmişti, Ahmed Ağabey beni hayretlere düşürecek şu bilgiyi paylaştı: “Bu Şeyh Mustafa bizim evdeki derslere gelmeye başladığında aşırı sinirli asabi bir kişilikti. Olur olmaz her şeye ve herkese kızar ve elindeki bastonu havaya kaldırır sanki birisinin başına vuracak gibi yapardı. Bundan dolayı bazı kimseler bizim evdeki sohbete gelmeyi bıraktı.” demişti. Bu hikâyeyi duyunca, Şeyh Mustafa nasıl oldu da o halden bu hale geldi, onu bu hale getiren nurlu musahabelerde kim bilir ne derin sırlar vardı, herhalde o nurlu musahabelerde nebevî esintiler olmalıydı diye düşündüm…
“Sohbet-i Nebeviye öyle bir iksirdir ki bir dakikada ona mazhar bir zat, senelerle seyr ü sülûka mukabil, hakikatin envarına mazhar olur. Çünkü sohbette insibağ ve in’ikas vardır. Malûmdur ki in’ikas ve tebaiyetle, o nur-u a’zam-ı nübüvvetle beraber en azîm bir mertebeye çıkabilir.” (Risale-i Nur, Sözler)
